Her yıl 31 Ekim’de kutlanan Cadılar Bayramı’nın (Halloween), Türkiye başta olmak suretiyle Türk Cumhuriyetlerinin bazı şehirlerinde, bilhassa gençlik çevrelerinde giderek daha görünür hâle gelmesini kültürel açıdan kaygı verici buluyorum. İlk bakışta kostümlü eğlencelerden, süslenmiş balkabaklarından ve toplumsal medya paylaşımlarından ibaret görünen bu eğilim, kanaatimce oldukca daha derin bir probleminin tartışılmasını gerektiriyor: Küresel popüler kültürün tesiri altında, toplumların kendi kültürel kimlikleriyle kurmuş oldukları ilişki iyi mi değişiyor?
Sorun, gençlerin eğlenme isteği yada başka kültürlere duydukları merak değildir. Aslolan sorun, binlerce senelik uygarlık birikimine haiz toplumların kendi kültürel miraslarını yeterince tanımadan, başka toplumların sembollerini modernliğin ve toplumsal prestijin göstergesi olarak benimsemeye yönelmeleridir.
Bundan dolayı Cadılar Bayramı’nın yaygınlaşmasını yalnızca kültürlerarası etkileşim çerçevesinde değil, kültürel öykünme, kimlik aşınması ve kültürel egemenlik kavramları üstünden de değerlendirmek icap ettiğini düşünüyorum.
Kültürel Etkileşimden Kültürel Öykünmeye
Cadılar Bayramı’nın kökenleri eski Kelt toplumlarının mevsimsel ritüellerine dayanmaktadır. Süre içinde Hristiyan takvimiyle ilişkilendirilen bu anane, bilhassa Amerikan popüler kültürünün küresel etkisiyle tarihsel ve dinî bağlamından büyük seviyede uzaklaşarak internasyonal bir eğlence ve tüketim etkinliğine dönüşmüştür.
Bugün Halloween’in dünyanın değişik coğrafyalarında tanınmasını elde eden başlıca unsurlar Hollywood sineması, dijital gösterim platformları, toplumsal medya, reklam sektörü ve küresel tüketim ekonomisidir.
Bu dönüşüm, kültürel küreselleşmenin dikkat çekici özelliklerinden birini ortaya koymaktadır: Kültürel semboller, artık direkt siyasal yada ideolojik dayatmalara gerekseme duyulmaksızın, ekonomik ve teknolojik ağlar vasıtasıyla toplumların gündelik hayatına yerleşebilmektedir.
Internasyonal ilişkiler literatüründe Joseph Nye’ın geliştirdiği yumuşak güç terimi, kültürel çekiciliğin internasyonal tesir üretme kapasitesini açıklamaktadır. Sadece burada yumuşak güç ile kültürel buyuruculuk içinde kavramsal bir fark yapmak gerekir. Birincisi kültürel çekiciliğin oluşturduğu etkiyi, ikincisi ise kültürel üretim ve dolaşımdaki yapısal eşitsizlikleri anlamaya destek sağlar.
Cadılar Bayramı’nın küresel yayılımı, her iki yaklaşım açısından da incelenmeye kıymet bir örnektir.
Bununla beraber, başka bir toplumun geleneğini tanımakla onu sorgulamadan benimsemek aynı şey değildir. Kültürel etkileşim, toplumların kendi kimliklerini koruyarak birbirlerinden beslenmesini sağlayabilir. Kültürel öykünme ise yabancı kültürel sembollerin, yalnızca dışarıdan geldikleri yada küresel ölçekte popüler oldukları için daha kıymetli görülmesiyle ortaya çıkar.
Benim itirazım da tam olarak bu noktadadır.
Başka kültürleri tanımak bir zenginliktir; sadece kendi kültürel mirasını yeterince tanımadan başkalarının geleneklerine özenmek, kültürel özgüven bakımından sorgulanması ihtiyaç duyulan bir tutumdur.
Türk Dünyasında Kültürel Kimliğin Yeni Imtihanı
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan, ortak tarihî ve uygarlık köklerine haiz olmakla beraber değişik modernleşme süreçlerinden geçmişlerdir.
Türkiye’de Batı kaynaklı popüler kültürün tesiri uzun senelerdir medya, eğitim, eğlence sektörü ve tüketim alışkanlıkları üstünden hissedilmektedir. Türkistan coğrafyasında ise Sovyet periyodunun kültürel mirası, bağımsızlık sonrasında gelişen millî kimlik politikaları ve küresel yazışma ağlarının tesirleri değişik biçimlerde iç içe geçmektedir.
Cadılar Bayramı kutlamalarının bu ülkelerde aynı düzeyde yaygınlaştığını ileri sürmek doğru olmaz. Sadece küresel dijital kültürün ortak tesiri, Türk dünyasının tamamı açısından kültürel aktarım ve kimlik meselesini tekrardan düşünmeyi lüzumlu kılmaktadır.
Burada bilhassa üstünde durulması ihtiyaç duyulan husus, siyasal bağımsızlık ile kültürel egemenlik arasındaki ilişkidir.
Siyasal bağımsızlık, bir devletin kendi geleceği hakkında egemen kararlar alabilmesidir. Kültürel egemenlik ise toplumun kendi tarihî hafızasını, dilini, geleneklerini ve değerlerini koruyarak tekrardan üretebilme kapasitesidir.
Bu iki alan birbirinden bütünüyle bağımsız değildir.
Kültürel kimlik, toplumların yalnızca geçmişlerini iyi mi hatırladıklarını değil, kendilerini iyi mi tanımladıklarını ve geleceklerini hangi değerler üstünde inşa ettiklerini de belirler.
Dolayısıyla kültürel yabancılaşma, geleneklerin bütünüyle unutulmasından ilkin, ferdin kendi kültürel mirasına karşı ilgisinin zayıflaması ve başka toplumların sembollerini daha uygar, daha prestijli yada daha cazip görmeye başlamasıyla da kendisini izah edebilir.
Cadılar Bayramı’na yönelik özentiyi eleştirmemin temelinde bu kaygı bulunmaktadır.
Nevruz’u Tanımadan Halloween’e Özenmek
Türk dünyasının ortak kültürel mirası, insanlık medeniyetinin mühim bir parçasıdır.
Nevruz, Hıdırellez, mevsimsel kutlamalar, halk anlatıları, destanlar, geleneksel oyunlar ve toplumsal dayanışma pratikleri, yüzyıllar içinde oluşmuş varlıklı bir kültürel birikimi temsil etmektedir.
Dede Korkut anlatıları, Manas Destanı ve Köroğlu geleneği, yalnızca edebî eserler değil; Türk toplumlarının tarihî hafızasını, etik değerlerini, kahramanlık anlayışını ve toplumsal ilişkilerini yansıtan kültürel kaynaklardır.
Peki, bu mirası yeni nesillere ne seviyede aktarabiliyoruz?
Nevruz’un tarihsel anlamını bilmeyen, Dede Korkut’u tanımayan, Manas Destanı’ndan habersiz, kendi halkının geleneksel oyunlarını öğrenmemiş bir gencin Halloween kostümlerine büyük bir hevesle yönelmesi üstünde düşünülmesi ihtiyaç duyulan bir çelişki değil midir?
Normal olarak bir gencin Cadılar Bayramı etkinliğine iştirak etmesi, tek başına kültürel kimliğini kaybettiğini göstermez. Sadece kendi kültürel mirasına yönelik ilgisizlik ile yabancı kültürlere duyulan yoğun özenti bir arada değerlendirildiğinde, sorun bireysel eğlence tercihinin ötesine geçmektedir.
Burada sorumluluğu yalnızca gençlere yüklemek de doğru değildir.
Kültürel değerlerin kuşaklar içinde aktarılmasında ailelerin, eğitim kurumlarının, medyanın ve kültür politikalarının belirleyici rolleri bulunmaktadır.
Aslolan sorgulanması ihtiyaç duyulan, kendi kültürel mirasımızı gençler için niçin yeterince ilgi çekici, anlaşılır ve yaşanabilir hâle getiremediğimizdir.
Bu sebeple bir kültürün büyüklüğü, yalnızca tarihsel derinliğiyle değil, yeni kuşakların hayatında ne seviyede karşılık bulduğuyla da ölçülür.
Kültürel Emperyalizmin Görünmeyen Boyutu
Küresel kültür endüstrisinin başarısı, yalnızca belirli ürünlerin internasyonal pazarlarda satılmasından ibaret değildir. Daha mühim tesiri, bu ürünlerle beraber gündelik yaşam alışkanlıklarının, güzel duyu tercihlerin ve kültürel sembollerin de yaygınlaşmasıdır.
Cadılar Bayramı’nın küresel ölçekte ticarileşmesi bunun somut örneklerinden biridir. Kostümler, süslemeler, temalı organizasyonlar, dijital içerikler ve reklam kampanyaları vasıtasıyla tarihsel bir anane, internasyonal tüketim kültürünün parçasına dönüşmüştür.
Burada kültürel buyuruculuk tartışmasının dikkat çekici bir boyutu ortaya çıkmaktadır.
Kültürel tesir, daima açık bir dayatma şeklinde gerçekleşmez. Kimi zaman belirli kültürel alışkanlıkların devamlı görünür kılınması, onların süre içinde naturel, evrensel ve hatta uygar yaşamın olmazsa olmaz unsurları olarak algılanmasına yol açabilir.
Sadece bu süreçte mahalli toplumların da sorumluluğu bulunmaktadır. Küresel kültürel ürünleri benimseyen bireyler ve kurumlar, yalnızca dış etkilerin eylemsiz alıcıları değildir; kendi tercihleriyle bu dolaşımın parçası hâline gelirler.
Bundan dolayı meseleyi yalnızca Batı kültürünün etkisine bağlamak kafi değildir.
Aslolan problem, kendi kültürel değerlerini uygar yaşamın parçası hâline getirmekte zorluk çeken toplumların, başkalarının kültürel sembollerini modernleşmenin göstergesi olarak görmeye başlamasıdır.
Oysa modernleşme, başka toplumlara benzemek değildir. Çağdaşlaşma da tarihî hafızadan vazgeçmeyi gerektirmez.
Kültürel özgüven sahibi bir cemiyet, dünyadaki gelişimleri takip ederken kendi değerlerini ikinci plana itmek zorunda hissetmez.
Türk Devletleri Teşkilatı ve Kültürel Egemenlik
Türk dünyasının geleceği tartışılırken siyasal iş birliği, ekonomik bütünleşme, enerji güvenliği, ulaştırma koridorları ve stratejik bağlantısallık haklı olarak ön plana çıkmaktadır.
Sadece bu alanlarda kurulacak iş birliğinin uzun vadeli toplumsal dayanaklarından biri de ortak kültürel hafızadır.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurumsal gelişimi yalnızca diplomatik ve ekonomik göstergelerle değerlendirilmemelidir. Ortak kültürel aidiyetin genç kuşaklar içinde güçlendirilmesi de bu sürecin mühim bir boyutudur.
Ankara’daki bir çocuğun Bakü’deki, Astana’daki, Bişkek’teki, Taşkent’teki ve Aşkabat’taki yaşıtlarının kültürünü tanıması, Türk dünyasının geleceği açısından kurumsal iş birliğinin toplumsal karşılık bulması bakımından da önemlidir.
Bu bağlamda TÜRKSOY, Türk Akademisi ve ilgili eğitim ve kültür kurumlarının faaliyetlerinin, bilhassa ufaklıklara ve gençlere ulaşacak uygar kültürel üretimlerle desteklenmesi gerekmektedir.
Ortak tarihimizin, destanlarımızın, kahramanlarımızın ve geleneklerimizin beyazperde, animasyon, dijital oyun, çocuk edebiyatı ve sanat projeleri vasıtasıyla tekrardan yorumlanması, kültürel aktarımın tesirini artırabilir.
Bu sebeple günümüzde kültürel tesir, yalnızca haiz olunan tarihî mirasla değil, bu mirası internasyonal ölçekte görünür ve ilgi çekici hâle getirebilme kapasitesiyle de ilişkilidir.
Türk dünyasının ihtiyacı, geçmişini yalnızca anmak değil, o geçmişten beslenen uygar bir kültürel üretim gücü oluşturmaktır.
Kültürel Özgüven ve Gelecek Meselesi
Bir milletin kültürel gücü, geçmişte kurduğu devletlerin büyüklüğüyle yada haiz olduğu tarihî eserlerin sayısıyla sınırı olan değildir.
Aslolan belirleyici olan, tarihî birikimin bugünkü toplumun fikir dünyasında, eğitiminde, sanatında ve gündelik hayatında ne seviyede yaşadığıdır.
Bundan dolayı Türkiye başta olmak suretiyle Türk Cumhuriyetlerinde kültürel kimlik meselesinin yalnızca geçmişi koruma anlayışıyla değil, geleceği inşa etme sorumluluğuyla ele alınması gerektiğine inanıyorum.
Kendi kültürünü tanımayan bir nesilden, o kültürü geleceğe taşımasını bekleyemeyiz.
Gençlerimizin başka kültürlere duyduğu ilgiyi eleştirirken, onlara kendi kültürel mirasımızı ne seviyede tanıttığımızı da sorgulamalıyız.
Sadece burada mühim bir fark bulunmaktadır: Gençlerin tercihlerini anlamaya çalışmak, kültürel özentiyi eleştirmekten caymak anlamına gelmez.
Kendi kültürünü yeterince tanımadan başkalarının geleneklerini benimsemeyi bir imtiyaz yada çağdaşlık göstergesi olarak görmek, eleştirilmesi ihtiyaç duyulan bir zihniyettir.
Bu sebeple kültürel özgüven, başkalarını yansılamak ederek değil, kendi değerlerinin bilincinde olarak gelişir.
Netice: Kendi Kültürümüze Yabancılaşarak Çağdaşlaşamayız
Cadılar Bayramı’nın Türkiye ve Türk Cumhuriyetlerindeki görünürlüğünü, yalnızca yeni bir eğlence alışkanlığı olarak değerlendirmiyorum. Bu eğilim, küresel popüler kültürün tesiri altında kendi kültürel değerlerimizle kurduğumuz ilişkiyi sorgulamamız icap ettiğini hatırlatmaktadır.
Normal olarak dünyaya kapalı, başka kültürlere karşı ilgisiz bir cemiyet anlayışını savunmaya girmiyorum. Sadece kültürlerarası etkileşim ile kültürel öykünme arasındaki farkın da göz ardı edilmesini doğru bulmuyorum.
Binlerce senelik uygarlık birikimine haiz Türk dünyasının, başka toplumların kültürel sembollerini yansılamak ederek çağdaşlaşmaya ihtiyacı yoktur.
Bizim ihtiyacımız olan, kendi kültürel mirasımızı tanımak, onu genç kuşaklara aktarmak ve uygar dünyanın imkânlarıyla tekrardan üretebilmektir.
Kültürel egemenlik, siyasal bağımsızlığın toplumsal ve tinsel dayanaklarından biridir. Bundan dolayı kültürel yabancılaşma, yalnızca geçmişle kurulan bağın zayıflaması değil, geleceğin hangi değerler üstünde şekilleneceği meselesidir.
Cadılar Bayramı özentisine yönelik eleştirim, herhangi bir toplumun kültürüne karşı olmaktan değil, kendi kültürümüzün giderek ikinci plana itilmesine duyduğum kaygıdan meydana gelmektedir.
Türk dünyasının geleceği, başkalarının kültürel sembollerinin gölgesinde kendisine yer aramakta değil; kendi tarihî hafızasından, uygarlık birikiminden ve kültürel özgüveninden beslenen bir gelecek inşa etmektedir.
Bu sebeple başkalarının kültürünü tanımak zenginliktir; kendi kültürünü tanımadan başkalarına özenmek ise bir kimlik meselesidir.
Unutmayalım: Kendi kültürüne yabancılaşarak çağdaşlaşan değil, kendi kimliğine haiz çıkarak dünyayla bütünleşen toplumlar kültürel varlıklarını geleceğe taşıyabilirler.
