İnsan, çağdaş düşüncenin doğuşu ile beraber toplumun temel yapı taşı olarak etiğin de merkezinde bulunuyor. “İnsan merkezli etik” olarak da adlandırılan geleneksel etik anlayışı, insanı, etik kararların merkezine yerleştiriyor sadece son yıllarda bu bakış açısında ciddi bir kırılma yaşanıyor. Bazı düşünürler, insanoğlunun tabiat ve teknoloji karşısında ayrıcalıklı bir konumda olmadığını savunarak bu anlayışı sorgulamaya başlamış durumda. Bu münakaşa, yalnızca bir fikir tartışması olmaktan çıkarak günlük yaşamı da etkileyen bir duruma dönüşmüş halde. Eleştirinin merkezinde ise insanı dışlayan her türlü yaklaşımın eninde sonunda, insanı kendisine ve üretimine yabancılaştıracağı gerçeği yer ediniyor.
İnsan sonrası etik, etik kararların merkezine yalnızca insanı değil, teknolojik varlıkları da dahil eden yeni bir yaklaşım olarak tartışılıyor. (Shutterstock)
TEMEL ÖLÇÜT İNSAN
İnsan merkezli etik, doğru ve yanlışın belirlenmesinde insanı temel ölçüt olarak kabul eden anlayışı ifade ediyor. Bu anlayış, çağdaş düşüncenin mühim isimlerinden René Descartes ve Immanuel Kant benzer biçimde filozofların etkisiyle şekillendi. Sadece zaman içinde bu temel düşünceye karşı, insanoğlunun durağan(durgun) ve ayrıcalıklı bir varlık olmadığı görüşü ön plana çıkmaya başladı. Günümüzde bu eleştiriler, yeni teknolojik gelişmelerle beraber hızla tekrardan gündeme taşınıyor.
İNSANI DIŞLAYAN DÜŞÜNCE
Uygar düşünürlerden Rosi Braidotti ve Donna Haraway, insan ile tabiat ve teknoloji arasındaki sınırların giderek silindiğini korumak için çaba sarfediyor. Bu yaklaşıma “insan sonrası etik” ya da “posthümanist etik” adı veriliyor. Etiğin yalnızca insanı değil, robotlar benzer biçimde suni yaşam biçimlerini de kapsaması icap ettiğini ileri devam eden bu yaklaşıma oldukça keskin eleştiriler de getiriliyor. Eleştirmenler, bu yaklaşımın insanoğlunun sorumluluğunu ve eylemlerindeki amacını ve anlamını belirsiz hale getireceğini ifade ediyor.
Düşünürlere bakılırsa insanoğlunun üretimden ve karar süreçlerinden uzaklaşması, kişinin kendi alın terine ve bilincine yabancılaşması sonucunu doğuruyor. (Shutterstock)
KENDİNE YABANCILAŞMA UYARISI
Bu tartışmaların merkezinde, Karl Marx’ın ortaya koyduğu “yabancılaşma” terimi tekrardan öne çıkıyor. Marx’a bakılırsa insan, ürettiği dünya üstündeki kontrolünü kaybettiğinde kendi alın terine, kendine ve türüne yabancılaşır. Herbert Marcuse benzer biçimde düşünürler de çağdaş toplumda kişinin kendi yarattığı sistemler içinde pasifleştiğini ve özünden uzaklaştığını vurguluyor. Son yıllarda meydana gelen araştırmalara bakılırsa bu süreç, günümüzde oldukça daha görünür hale gelmiş durumda.
ETİK SINIRI KİM BELİRLİYOR?
Mevzu hakkında araştırmalarda, etik tartışmaların ekonomik ve politik boyutları olduğuna da dikkat çekiliyor. Büyük ölçekli teknolojik sistemlerin ve toplumsal medya platformlarının sınırı olan sayıda küresel iş insanının kontrolünde gelişmesi, insanoğlunun karar alma süreçlerindeki rolünü de tartışmalı hale getiriyor. Bu durum, etik sınırların kim tarafınca ve hangi amaçlar doğrultusunda belirlendiği sorusunu da gündeme taşıyor. Kısa süre ilkin yaşamını kaybeden meşhur Alman düşünür Jürgen Habermas’ın işaret etmiş olduğu benzer biçimde teknolojik sistemler ve platformlar toplumların ortak karar süreçlerini daraltıyor. ABD’li düşünür Langdon Winner değişen teknolojinin direkt toplumu şekillendiren politik sonuçlar ürettiğini vurguluyor. Bir başka ABD’li düşünür, Shoshana Zuboff ise dijital sistemlerin büyük firmalar vesilesiyle insan davranışlarını yönlendirdiğini belirterek, etik sınırların kim tarafınca belirlendiği sorusunu daha da tehlikeli sonuç hale getiriyor.
[email protected]
Kaynak: Web Hususi
