
İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler ise, ilk Irak Elçisi Sabih Neşet’in devletimizde göreve başladığı 1928 yılına uzanmaktadır. İlk Bağdat Büyükelçimiz, 1929 senesinde göreve süregelen Tahir Lütfi Tokay’dır.
Irak’ın 3 Ekim 1932 tarihinde İngiltere mandasından ayrılarak bağımsızlığını duyuru etmesiyle, ilişkiler münhasıran Ankara-Bağdat içinde yürütülmeye başlanmıştır.
MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA TÜRKİYE-IRAK BAĞLANTILARI VE MUSTAFA KEMAL’İN DAHA GENÇLİK
YILLARINDA BÖLGE İÇİN ORTAK TEŞEKKÜL HAYALİ
Mustafa Kemal, daha Harbiye sıralarındayken, Osmanlı Devleti’nin dağılacağını ve Türklerin çoğunluk olduğu topraklarda bir millî devlet kuracaklarını görmüştü. Bu durumda Arapların çoğunlukta olduğu Osmanlı toprakları Araplara terk edilecekti. Nitekim Mustafa Kemal haklı çıkacaktı. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Türklerin çoğunluk olduğu topraklar bile işgal altına düştü. Bu koşullarda, artık Türkiye’nin önünde, millî devlet programı vardı. Mustafa Kemal 1919’da Kurtuluş Savaşını örgütlerken, hem de Irak ve Suriye’de antiemperyalist örgütler ile temasa geçmiştir. Düşüncesi tekrardan Osmanlı düzeni tesis etmek değildi fakat bölgenin lideri gene Türkiye olmalıydı. Mustafa Kemal Paşa, Misak-ı Millî’nin kabul edilmesinden 11 gün ilkin, 17 Ocak 1920 günü, Erzurum ve Sivas Kongrelerinden beri saptanan Arap topraklarının Araplara ilişik olduğu kararını bir kez daha belirtti. Evet Mustafa Kemal’in aklında Misakı Ulusal’nin ötesinde bir proje vardı. Türkiye’de ve coğrafyasında yeni bir emperyalist işgale mahal vermeyecek bir devlet ve siyasal sistem planlıyordu!
Evet Mustafa Kemal Paşa, Ortadoğu’da Türkiye’nin, Suriye’nin ve Irak’ın bir araya gelmiş olarak konfederasyon yada değişik bir halde ortak bir sistem planlıyordu fakat resmi tarih bundan bahsetmez.
ATATÜRK’TEN SURİYE, IRAK VE TÜRKİYE KONFEDERASYONU
Mustafa Kemal Paşa’nın bölgedeki anti-emperyalist direniş teşkilatlarına çekmiş olduğu bir telgrafta “Osmaniye, Bahçe, Maraş, Urfa taraflarında pek önemli muvaffakiyetler elde ettik. Hareketimize devam etmekteyiz. Mektuplarınızda, Suriye, Irak ve Türkiye’nin bağımsızlıklarını kurtaracak bir ‘konfederasyon’ teşkil eylemek veyahut gelecekte kararlaştırılacak tarzda bir bağlantı tesis eylemek maksadıyla beraber hareket edilmesi bildirilmiş ve ikimiz de bu tekliflerinizi kabul ederek, tafsilatlı yönerge göndermiştik. Bunların ulaştığına dair hemen hemen bir bilgi alamadığımızdan, Maraş üstünden daha acele alabileceğinizi düşünerek, sözü geçen yönerge özetini aşağıda arz ederiz.” ibareleri geçmektedir ki bununla ilgili okurlarımıza önereceğimiz esas kaynak, ilk kez 2018 yılı Ekim ayında basılan “Mustafa Kemal Atatürk’ün Tüm Kaleminden 8 Suriye ve Irak” adlı kitaptır.
Burada görüldüğü benzer biçimde Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’ya geçtikten sonrasında komşularımız Irak ve Suriye’nin ulusal güçleriyle de ilişki kurmuş ve onların kurtuluş mücadelelerine katkı yapmıştır. Türkiye, Irak ve Suriye içinde üçlü bir konfederasyon düşüncesi amaçlanmış.
Üç komşu ülkenin işgallerden kurtulması için ortak savaşım söz mevzusu.
Komşularımızla, bilhassa de aynı imparatorluğu oluşturduğumuz ülkelerle ilişkiler hep sağlam tutulmuş ve siyasal, ekonomik, kültürel, hatta askeri işbirlikleri düşünüldü Mustafa Kemal Atatürk döneminde.
Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’daki antiemperyalist ulusal hareketle, Irak’taki ve Suriye’deki antiemperyalist hareketler içinde Uceymi Paşa ve bilhassa Şeyh Ahmet Sunüsi vasıtasıyla ilişki kurmuştur. O, bir taraftan Anadolu’yu düşmandan temizlemenin hesaplarını yaparken, öteki taraftan hem Musul’u Misak-ı Ulusal sınırlarına katmak, hem de Irak ve Suriye’deki bağımsızlık hareketlerini güçlendirmek istemiştir.
Anadolu’da emperyalizme karşı bir Kurtuluş Savaşı veren Mustafa Kemal Atatürk -pek anlatılmasa da- eş zamanlı olarak Irak’ta ve Suriye’de de antiemperyalist hareketlerin gelişmesine destek olmuştur. Öyleki ki Arap İslam dünyasında Kemalist hareketin Irak-Suriye uzantısına, “Harekât-ül Kemaliye” adı verilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’daki antiemperyalist ulusal hareketle, Irak’taki ve Suriye’deki antiemperyalist hareketler içinde Uceymi Paşa ve bilhassa Şeyh Ahmet Sunüsi vasıtasıyla ilişki kurmuştur. O, bir taraftan Anadolu’yu düşmandan temizlemenin hesaplarını yaparken, öteki taraftan hem Musul’u Misak-ı Ulusal sınırlarına katmak, hem de Irak ve Suriye’deki bağımsızlık hareketlerini güçlendirmek istemiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün, 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni kazanmasından bir tek bigün sonrasında, 31 Ağustos 1922’de, Özdemir Bey de müfrezesiyle -Mustafa Kemal Atatürk’ten iki bin kilometre uzakta- Derbent Zaferi’ni kazanmıştır. Böylece İngilizlerin ifadesiyle adeta Irak’ta “Kemalizm hayaleti” dolanmaya adım atmıştır. Kurtuluş Savaşı’yla Anadolu’yu düşmandan temizleyen Mustafa Kemal Atatürk, Irak ve Suriye’nin de bağımsız olabilmesi için -bilinenin aksine- oldukça çaba harcamıştır. Tüm bir Kurtuluş Savaşı süresince “Biz aslına bakarsak gerek Suriye ve gerek Irak’taki insanların bağımsız olmaları esasını kabul etmişizdir. Buna dair bir itirazımız yoktur.” diyen Mustafa Kemal Atatürk, Irak’ın ve Suriye’nin, bağımsızlık mücadelesini ölünceye kadar hep desteklemiştir. Yeri gelmişken Mustafa Kemal Atatürk’ün Suriye ve Irak ile ilgili söylediklerine de bir göz atalım: “Tüm kabahat Osmanlı İmparatorluğu’ndadır. Balkan Harbi sonunda Gelibolu’daydım. Ben Talat Paşa’ya teklif ettim. ‘Suriye’ye, Irak’a bağımsızlık veriniz’ dedim. Talat Paşa: ‘Bunu başkasına söyleme, seni asarlar’ dedi. Fakat yapılacak şey bu idi. Eğer yapılsaydı, bugün Türkiye, Suriye, Irak, ki aslına bakarsanız kardeştirler, bugün daha samimi kardeş olacaklardı.”
24 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin birinci “ilk gizli saklı celsesi”nde Kral Faysal hakkında data veren Mustafa Kemal’in şu ifadeleri galiba Mustafa Kemal Atatürk’ün konfederasyon için ne denli emin bulunduğunu ortaya koymaktadır:
“..Dedik ki: ‘Artık millî sınırımız dahilinde bulunan insani kaynakları ve genel menfaatleri sınırımız haricinde israf etmek istemeyiz. Fakat birlik kuvvet teşkil edeceğinden tüm İslam âleminin manen olduğu benzer biçimde maddeten de bağlaşık ve birleşmiş olmasını kuşku yok ki, büyük memnuniyetle karşılarız ve bunun içindir ki, bizim kendi sınırımız dahilinde bağımsız olduğumuz benzer biçimde Suriyelileri de sınırı dahilinde ve millî hâkimiyet esasına dayanmış olmak suretiyle özgür ve bağımsız olabilirler. Bizimle anlaşmanın ve ittifakın üstünde bir biçim, ki federatif veyahut konfederatif denilen şekillerden biriyle peyda edebiliriz.’”
Mustafa Kemal Atatürk, Suriye ve Irak’ta Arapların ve Kürtlerin Fransız ve İngiliz emperyalizmine karşı mücadelelerini ateşledi. Oralara örgütçüler ve silahlı birlikler gönderdi. Başarıya ulaşmış oldu. Büyük ayaklanmalar gerçekleşti. Dahası o ortak savaşım ortamında, Türkiye, Suriye ve Irak içinde bir konfederasyon oluşturulmasını, Arap örgütleriyle karara bağladı. Bu mevzu kim bilir.
BELGELERLE KONFEDERASYON ANLAŞMASI
Mustafa Kemal Paşa, 24 Ocak 1920 günü Halep’teki Arap Ulusal Teşkilatı Riyaseti’ne çekmiş olduğu bir telgrafla konfederasyon önerisini kabul ettiğini bildirmektedir:
“Mektuplarınızda Suriye, Irak ve Türkiye’nin bağımsızlıklarını kurtaracak bir ‘konfederasyon’ teşkil eylemek yada bağlantı maksadıyla beraber hareket edilmesi bildirilmiş ve ikimiz de bu tekliflerinizi kabul ederek tafsilatlı yönerge göndermiştik.”
Gene Mustafa Kemal Atatürk, Kolordu Kumandanlıklarına Heyeti Temsiliye adına 23 Şubat 1920 günü yollamış olduğu talimatın eklerinde, konfederasyon planının kabul edilmiş olduğu bilgisini ulaştırır.
Aslına bakarsak konfederasyonu aslolan planlayan, Mustafa Kemal Paşa’dır. Talat Paşa’ya yazdığı 29 Şubat 1920 günlü gizli saklı mektupta, yapmış olduğu öneriyi Arapların kabul ettiğini bildirmiştir: “Nezdimize gelmiş olan salâhiyettar Arap delegeleri ile kararlar alınmıştır. Araplara karşı başından beri ifade ettiğimiz siyasal formül şudur: ‘Her millet kendi bağımsızlığını kurtardıktan sonrasında’ ‘konfederasyon’ halinde birleşmek. Bu esas Araplarca memnuniyetle kabul edilmiştir.”
1923 SONRASI TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİ
1923’te ilanı gerçekleşen Türkiye Cumhuriyeti’nin güneydoğu komşusu Irak ile ilişkileri, Milletler Cemiyeti’nin Musul mevzusunda Türkiye’nin aleyhine almış olduğu karar neticesinde {hiç de} iyi başlamamıştı. Fakat işin rengi yeni bir dünya savaşının ayak izleri hissedilmeye başlandığında değişmeye başladı.
TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİNDE ÖNEMLİ BİR MİHENK TAŞI: SADABAT PAKTI
Tüm dünyaya korku salmaya süregelen ve Avrupa’da güçlenen Nazi Almanyası ile faşist İtalya’nın yayılmacı politikalarının sebep olduğu tehdide İtalya’nın Habeşistan’ı işgali tuz biber ekince bu tablo karşısında harekete geçen Türkiye, ilkin Balkan ülkeleriyle 1934’te oluşturduğu Balkan Antantı, hemen sonra da 1937’de Irak, Afganistan ve İran ile beraber kurduğu Sadabat Paktı vasıtasıyla ittifak kurma yoluna gitti.
Bu hamle, Türkiye-Irak ikili ilişkilerine pozitif katkı sağlamış oldu. Türkiye, İran ve Irak içinde 2 Ekim 1935’te Cenevre’de imzalanan üçlü bir anlaşmaya hemen sonra Afganistan da katıldı. bu anlaşmanın temel olduğu 1937’deki Sadabat Paktı’yla dört devlet, içişlerine müdahaleyi yasaklayan, sınırların dokunulmazlığını güvence eden ve internasyonal ihtilaf olursa aralarında karşılıklı görüşmeyi öngören bir belge üstünde uzlaştı. Sadabat Paktı’nın imzalamasında, sınır sorunlarını kalıcı şekilde çözme, bölgedeki aşiret isyanlarını önleme ve İtalyan yayılmacılığına karşı doğuda bir güvenlik duvarı oluşturma isteği etkili oldu.
Sadabat Paktı, TBMM tarafınca 14 Ocak 1938 tarihinde 3324 sayılı yasa ile onaylandı ve öteki devletlerin de onaylamasının peşinden 25 Haziran 1938’de yürürlüğe girdi.
Sadabat Paktı, İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerin stratejik ortaklığa evrilmesinin ilk meyvesi olmuştur.
Bu pakt yardımıyla Türkiye doğu sınırlarını güvenceye alırken İran’la diplomatik ilişkilerini derinleştirdi. Bu pakt, Türkiye’yi İslam dünyasında önder ve örnek ülke konumuna yükseltti.
Sadece o dakikadan sonrasında adeta büyülü bir el devreye girdi. İran, İngiliz-Sovyet işgaline uğrarken Irak’ta darbe oldu. Afganistan karışıklığa sürüklendi. Türkiye’de de garip şeyler olmaya başlamıştı. Bu pakta oldukça emek veren Mustafa Kemal Atatürk’ün sıhhat durumu yabancı doktorlar ele almış olduğu andan itibaren daha da kötüleşti. Bu şartlar altında Mustafa Kemal Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” derken neyi ima etmiş olduğu mevzusunda takdir bu mevzuda necip Türk ulusunundur.
TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİNDEKİ YÜKSELİŞ TRENDİNİN SİMGESİ: BAĞDAT PAKTI
Yeni bir dünya savaşı tehlikesini daha vefatından ilkin öngören ve bu öngörüden yola çıkarak kurulmasına öncülük etmiş olduğu gerek Balkan Antantı, gerekse Sadabat Paktı ile “Yurtta barış, cihanda barış” ilkesi gereğince barış ve selameti amaçlayan, yansız ve tam bağımsız bir dış siyaset izlemeye itina gösteren Büyük Önder Mustafa Kemal Mustafa Kemal Atatürk’ün Irak ile ilgili politikaları, kendisinden sonraki dönemlerde de aynen devam etti.
Adnan Menderes ve başa geçen daha nice iktidarlar Mustafa Kemal Atatürk’ün Irak’la ilgili politikasını aynen uyguladı…
Seçimlerde büyük bir zafer kazanarak 1950’de işbaşına geçen Demokrat Parti hükümetinin en mühim icraatlerinden biri de Mustafa Kemal Atatürk döneminde komşu devletlerle ve bilhassa içinde Irak’ın da içinde olduğu Müslüman ülkelerle diplomatik münasebetler kurma ve işbirliğine gitme politikasına ivme katmak oldu.
Bu maksatla atılan en mühim adımların başlangıcında Bağdat Paktı’nın kurulması geliyordu. Derhal kollar sıvandı ve yakın temaslara geçildi.
Ilkin, 2 Nisan 1954’te Türkiye ile Pakistan içinde bir ortaklaşa iş anlaşması sağlandı. Derhal peşinden, yeni ve daha kapsamlı çalışmalara başlandı.
Neticede 1955 yılı 24 Şubat’ında Türkiye, İran, Irak ve Pakistan devlet/hükümet temsilcileri Irak’ın başkenti Bağdat’ta bir araya gelmiş olarak “Ortak Müdafa ve Bölgesel İşbirliği” ana başlığı altında hazırlanan antlaşma metnine imza attılar.
Antlaşmadan ziyade, istikbale dönük yeni bir ittifak… Sadabat Paktı’nda olduğu benzer biçimde Bağdat Paktı’nın da en mühim oyuncuları içinde Irak ve Türkiye de yer alıyordu.
Bu coğrafyadaki ırkçılığı, mezhepsel, dinsel ve etniksel çatışmaları; demokrasiye giden bir ortaklaşa iş süreci içinde bitirmek, halka musallat olmuş cehalete karşı bölgesel tedbirler almak, fukaralık ve zaruretle savaşım ederek Asya’yı vakit içinde teknolojide Avrupa ile entegreye yönelik bir teşekküldü Bağdat Paktı…
Bir ayağı Avrupa’da, gövdesi Asya’da olan Türkiye’nin; başta Hint olmak suretiyle Farsın, Arabın ve Kürdün bir teknede yoğrulmasına ön ayak olması, Ön Asya’nın kaderini değiştirecek bir girişim olmalıydı.
Bağdat ile bölge; çağdaş medeniyete aday bulunduğunu, Avrupa’nın cehaletimizden istifade ederek depreştirdiği ırkçılık, dinsel-mezhepsel-etniksel ihtilaf, yoksulluk, Avrupa medeniyetini ecnebilik benzer biçimde manileri aşmak suretiyle bir teşebbüste bulunuyordu.
Dünya barışına kast edenlerin bölgede kullanabilecekleri problemleri bu antak kalma çerçevesinde sulh içinde ilim ile çözmekle; yalnız bölgenin sulh ve medeniyetini değil, tüm İslâm dünyasının, Hıristiyanlık âleminin ve dolayısıyla dünya barışının temel taşları konulmuştu buraya: Özgürlük, demokrasi, fukaralıkla savaşım, sulh, ırkçılığı bitirecek bir uygarlık projesi…
Bağdat anlaşmasını imzalayan ülkelere, o dönemin global dinsizlik ve sömürü cereyanı oldukça büyük cezalar vermişti.
Fikir olarak, Avrupa’daki bu sulh ve demokrasi projesinin asla değiştirilmeden aynı misyonuyla Asya’ya taşınmasıydı, Bağdat Paktı yada CENTO…
Bağdat’ı demokratlar konuşabilir, Bağdat’ı ırkçılığa, fukaralığa, cehalete ve düşmanlığa bayrak açmış olanlar konuşabilirler…Bağdat’ı töre, vatan, millet, İslâmiyet ve Türklük uğrunda karşılık ödemeyi göze alanlar konuşabilirler…
Bağdat’ı demokrasi içinde tüm insanları birinci sınıfa yükseltmek, Asya ile Avrupa’nın içinde kalıcı barışı inşa etmek ve hakikî medeniyete insanlığı ulaştırmak isteyenler konuşmak zorundadırlar.
Kim bilir gelecekte tüm Müslüman ülkelerin aralarındaki mezhepsel ve etniksel temelli anlaşmazlıkları ve dünyevi menfaatleri tamamen aşıp bir güç birliğine gidebilmelerine vesile olacak ve İslam coğrafyasında oynanmaya çalışılan emperyalist planları bozabilecek bir potansiyele haiz olan Bağdat Paktı, birilerinin ödünü tıpkı Sadabat Paktı benzer biçimde koparmış olmalı ki Sadabat Paktı’na karşı düğmeye basan odaklar, Bağdat Paktı için de düğmeye bastı.
Zira o süreçte Bağdat Paktı o şekilde bir sinerji yaratmıştı ki müessese safhasından derhal sonrasında Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan’ında da aynı teşkilâta dahil olması gündeme gelmiş ve bu meyanda da ciddî emekler başlatılmıştı. Bu şekilde bir şeyi kendi kirli çıkarlarına aykırı gören odaklar Sadabat Paktı benzer biçimde Bağdat Paktı’nı da bitirmeye karar verdi.
Ilk olarak İngiltere asla beklenmedik bir halde Bağdat Paktı’na girdi ve ondan sonrasında paktı kuran Türkiye, Irak, İran ve Pakistan’da garip gelişmeler yaşanmaya başladı.
1956’da, pakta iştirak etmesi beklenen Suriye’nin Türkiye sınırına boydan boya 800 küsûr kilometrelik mayın döşendi. Mayın döşemenin zahirî, kısaca görünür öne sürülen nedeni, kaçakçılığı önlemekti. Hakikatteyse, iki ülkenin içinde aşılması zor bir bariyer kurmaktı. Nitekim, sayısız insan-hayvan ölümlerine neden olan bu mayınların temizlenmesi onlarca kere gündeme getirilse de, bir türlü tam gerçekleşme ettirilemedi, hayata geçirilemedi.
1950’li yıllarda ciddi bir yakınlaşmanın umut edilmiş olduğu Suriye ile bir takım gerilim hali yaşanırken, Irak’ta da darbe ve ihtilâl sıtması belirgin şekilde nüksetmeye başladı.
Peşinden, Irak’ta, Türkiye’de, İran ve Pakistan’da hükümet darbeleri gerçekleştirildi. Pakta imza atan derhal tüm devlet adamları bir halde öldürüldüler, idam edildiler.
İngiltere’nin de bu pakta girişi bilerek bu paktı sabote etmek, içeriden vurmak içindi zira İngiltere bu pakta sonradan girmiş olduğu dakikada sanki düğmeye basılmış benzer biçimde Bağdat Paktı’nı kuran ülkelerde hükümet darbeleri gerçekleştirildi.
Bilhassa Irak’ta yaşanmış olan darbe oldukça dikkat çekicidir ki, Sadabat Paktı imzalandıktan sonrasında da hükümet darbesi olmuştu.
Komşu ve kardeş Irak’ta, 14 Temmuz 1958 tarihinde ülke ve bölge tarihinin seyrini değiştiren oldukça kanlı bir darbe yaşandı. Irak ordusu içindeki bir cunta, bu tarihte, Başbakan Nuri Said ile genç Kral II. Faysal’ın katledildiği kanlı bir darbe sonucu ülke idaresine el koydu.
Bu darbe ile kraliyet sona erdirilip sözde cumhuriyet ilân edildi.
Başbakanlığa getirtilen darbeci general Abdülkerim Kasım, Irak’ta tam bir dikta rejimi kurdu. Darbecilerin ilk icraatlarından biri de, Irak’ın “Bağdat Paktı”ndan çıktığını ilân ve uygulama etmek oldu.
Bu da gösteriyor ki, meydana getirilen darbenin ve İngiltere’nin Bağdat Paktı’na girmesinin aslolan hedefi, 1955’te kurulan Bağdat Paktı’nı akamete, sekteye uğratmak, bu teşkilâtı içeriden hançerlemek ve işlemez hale getirmekmiş…
SOĞUK SAVAŞ YILLARINDA TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİNİN SEYRİ
1965 senesinde Türkiye’nin Fırat Nehri üstünde Keban Barajını inşa etmeye başlaması, Irak ve Suriye’de rahatsızlığa sebep oldu ve bu iki ülke, problemi Arap ligine taşımak istediler. Türkiye ile Arap Dünyası içinde çıkarılmaya çalışılan problem, doğal olarak ülkemizin tepki vermesine sebep oldu. 1970’li yıllarda Baas rejiminin Türkmenler üstündeki baskıları ve 1980’li yıllarda süregelen PKK terörü de, Irak ile Türkiye içinde ara sıra gerilimlere sebep oldu.
1970’li yıllardan itibaren ülkemizdeki ekonomik kalkınma hamleleri neticesinde ortaya çıkan enerji ihtiyacı, Irak’la ilişkilerimizde mühim bir etken olmaya başladı.
1990’LI YILLARDA TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI AMBARGO VE YAPTIRIMLARLA BOĞUŞAN IRAK’LA HASSAS İLİŞKİLERİ
ABD ve “Küresel Güçler” 21.yüzyılın planlamasını 1990 yılı itibariyle hayata geçirmeye başlamışlardır. ABD için 21. Yüzyılda en büyük hedef başta Ortadoğu fakat daha da önemlisi SSCB’nin yıkılması ile siyasal nüfuz boşluğu yaşanmış olan Orta Asya enerji koridorunu denetim altına almaktı…
ABD bu hattı denetim altına almak için “hedef seçilen” bölgelerdeki “Üniter/Millet Devlet” yapılarının tasfiye edilmesi icap ettiğini biliyordu…
Bu ülkeler etnik,mezhepsel, dinsel temeller üstünden ufak devletçiklere bölünecek, yöneticilerini ise “Küresel Güç Odakları” belirleyecekti.
Esasen SSCB’nin ve komünist blokun çöküşü, Soğuk Harp’ın bitişi Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile kesinleşmişti. Berlin Duvarı yıkılmadan oldukça ilkin bu sonucu bilen küresel güç odakları Washington’da tek kutuplu yeni dünya düzenini planlamaya başlamışlardı bile. Ve bu planın kim bilir en mühim ve stratejik halkasını Ortadoğu’nun tekrardan tanzimi oluşturuyordu.
Bu tekrardan tanzim politikaları yardımıyla Ortadoğu enerji koridorunun güvenlik ve denetim altına alınması planlanıyordu.Bundan dolayı bölgede “Üniter/Millet Devlet” yapılanmalarına yeni konseptte tahammül edilmeyecekti…
Normal olarak ki Ortadoğu’nun tekrardan tanzimi politikalarının uygulanmış olduğu ilk aşama Irak olacaktı…
Öyleki ki, Saddam’ın ABD temsilcileriyle 1990 yılı Temmuz sonlarında yapmış olduğu görüşmeler sonrası Kuveyt’i işgal etmesi ve Irak’ın 19.ili olarak da ilhak ettiğini duyurması ABD’nin aramış olduğu fırsatı ayağına getirmiş oldu. ABD’nin başındaki internasyonal koalisyon, ABD başkanı baba Bush’un ifadesiyle, ilk olarak “yeni dünya düzeni”ne adını veren bir söylem seçti ve Irak, Kuveyt’ten çıkması için uyarıldı. Bu uyarılardan netice alınamayınca, Irak’a ilk askeri müdahale, BM Güvenlik Konseyi’nin kararının peşinden, Şubat 1991’de “yerine getirildi”. I. Körfez Savaşı esnasında ABD, Irak şehirlerini ve askeri tesislerini ağır bombardımana doğal olarak tutmuştur. Kara harekatı 16 Ocak 1991’de başlamış ve harekat sonucunda bir tek Irak 3 günde Kuveyt’ten çıkarılmadı; Saddam’a bağlı kuvvetler, ABD müdahalesinde iş birliği icra eden Barzani ve Talabani güçlerine karşı operasyona başlayınca, Irak’ta çoğunluğu Kürt olan sığınmacılar (ortalama 500 bin şahıs) Türkiye’ye sığındı. Türkiye BM Güvenlik Konseyi’nden yardım isteyince, ilk olarak 36. paralelin üstü, Irak’a “uçuşa yasak bölge” haline getirildi. Bu yasak peşinden 32. paralelin altına genişletildi. Böylece, Saddam rejimi, 1991-2003 içinde, Bağdat ve çevresiyle otoritesi sınırı olan bir çerçeveye dönüştü. Saddam rejiminin sınırı olan bir çerçeveye dönüşmesini altın bir fırsat belleyen Amerikan-İngiliz kuvvetleri, Irak’taki hedeflere Ocak 1993, Ocak 1996, Haziran 1996 ve Aralık 1998’de periyodik hava saldırıları düzenlemiştir. Bombardımanlar esnasında su arıtma tesisleri, kanalizasyon arıtma tesisleri, elektrik üretim tesisleri, kontakt merkezleri, ulaşım ağları ve köprüler benzer biçimde sivil hedefler vurularak Irak’ın sivil altyapısı tamamen çökertilmiştir.
36. paralelin üstünün “güvenliği”, İncirlik üssünde konuşlanan, internasyonal askeri güç-Çekiç Güç’e verildi. Çekiç Güç’ün, 1992’de Türkiye sınırları içinde, Cudi Dağı zirvesinde, PKK terör örgütüne attığı “yardım paketleri”, dün benzer biçimde hatırdadır. 1991’deki kara harekâtından sonrasında, paraleller arasındaki Irak’ta, kuzeyde Sünni Kürt, güneyde Şii Arap bölgesi olgunlaştırıldı. Türkiye’ye yönelik PKK terör örgütü saldırıları, 1992’de neredeyse Şırnak’ı hedef alarak, bölük düzeyine ulaştı, Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO doktrinlerindeki tümen sistemlerinin merkeze alınması uygulamasını hızlandırdı, mobilize birlikler kuruldu ve bugün terörle savaşım edebilen müstesna tertipli ordulardan biri olarak, kendisini ortaya koydu.
2000’Lİ YILLARDAN GÜNÜMÜZE: IRAK’A KOMŞU DEVLETLER TOPLANTILARI, IRAK’IN İŞGALİ VE KALKINMA YOLU PROJESİ
Körfez Savaşı’ndan beri Irak’ta kitle imha silahı bahanesiyle yönetim değişikliği ve işgal için senelerce kah internasyonal ambargolarla kah değişik yollarla zemin hazırlayan ABD, ağır karşılık ödeme pahasına da olsa Irak’ın işgaline ve Saddam’ın gitmesine geri dönüşü olmayacak derecede kati karar vermiştir. Öyleki ki Irak petrollerinin internasyonal piyasalara Rus ve Fransız şirketleri aracılığı ile akıtılmasını engellemeyi neredeyse birinci öncelik belleyen ABD’nin şirketlerine Körfez Savaşı’ndan sonrasında kapalı olan Irak petrollerine, tıpkı İran petrollerinde olduğu benzer biçimde Fransız ve Rus şirketleri erişim olanağına sahipti. Bu durum Ortadoğu petrollerinin mühim bir kısmının ABD erişimine kapalı olması anlamına geliyordu. Yaptırım, engelleme hamlelerinin yanı sıra işgal, cenk planlarının yapılmasının amaçlarından birisi de Saddam rejimi yıkılarak ABD ile dost bir rejim kurulana ve Irak petrollerine ABD şirketlerinin erişimi sağlanana dek Irak petrollerinden kimsenin faydalanmamasını sağlamaya ve Saddam rejimi yıkılmasıyla ABD ile dost bir rejimi kurup Irak petrollerine ABD şirketlerinin de erişiminin sağlanacağı yeni bir seviye kurmaya çalışmaktır.
Zira Şubat 2001’de ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in başkanlığında toplanan Ulusal Enerji Politikası Geliştirme Grubu Fransız, Rus ve öteki ülke şirketlerinin oluşturduğu tehditi değerlendirmiş ve Irak’ın petrol havzalarını gösteren ve Irak’ta petrol ile ilgili anlaşmalar imzalayan 30 ülkeden toplam 40 firmanın isimlerinin sıralandığı bir belge hazırlamıştır. Bu listede aslına bakarsanız malum Fransız, Rus ve Çin şirketlerinin yanı sıra Almanya, Hindistan, İtalya, Kanada, Endonezya, Japonya’dan firmalar yeralmaktadır. Mayıs 2001’de gösterilen belge ABD petrol açığının “ekonomimizi, yaşam standardımızı ve ulusal güvenliğimizi tehdit edeceği” yolunda uyarılarda bulunmaktadır.
Fakat elbet ki Irak’a karşı işgal, cenk politikalarını gerçekleştirmenin bir yolu da; 1990’lardaki Körfez Savaşı benzer biçimde internasyonal koalisyon ardında koşmaktansa, daha azca katılımlı sadece etkili bir ekip ülkeler ile bunu başarmaktı.
Bu ülkelerden birisi olarak Türkiye’yi gören ABD’li NeoCon’lara nazaran Türkiye, bu harpte Washington’un yanında yer almalıydı. Hatta, internasyonal terörizmle savaşım çerçevesinde kim bilir muharebeye beraber girilmeliydi. Aslına bakarsan PKK’ya karşı titizlikle senelerdir savaşım yürüten Türkiye’ye Şimal Irak’ta bir ekip tavizler verilirse bu, NeoCon’lara nazaran kâfi olabilirdi.
NeoCon’lar bu görüşe haiz oladursun, Washington’un ”bodrum katındaki uzmanlar” Ortadoğu’nun ıslak kumlarında ABD için dirimsel ehemmiyet taşıyan bölgeleri için ”ortak faaliyetlerde bulunmak” için Türkiye’yi razı etmenin pek de kolay olmadığını savunuyordu.
Öyleki ki her ne kadar Türkiye Irak’la olan Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı’nı kapatıp internasyonal ambargolar mevzusunda alınan kararlara uysa da Körfez Savaşı’na katılım sağlamamıştır.
Gelgelelim 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası Afganistan’ı bombardımana tutarken Türkiye’nin de içinde olduğu ittifakın desteğini almış ABD, Irak meselesinde de Türkiye’yi kendi yanında görecek olma mevzusunda umutluydu.
Fakat Washington için evimizdeki hesap çarşıya uymayacaktı.
4-11 Ocak 2003 tarihleri içinde Türkiye tarafınca Irak’a komşu olan Suriye, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran’dan oluşan beş devletle liderler bazında görüşmeler gerçekleştirilerek mühim bir girişim başlatılmıştır.
Neticede 23 Ocak 2003 tarihinde Türkiye tarafınca İstanbul’da ”Irak Mevzusunda Bölgesel Girişim Dışişleri Bakanlığı Toplantısı” başlığıyla düzenlenen zirve Suriye’nin başkenti Şam’da da düzenlenmiş, Irak meselesinde barışçı yollardan bir çözüme gidilmesi için mühim bir aşama kat edilse de savaşın başlaması ile bu çabalar boşa çıkmıştır.
20 Şubat 2003 Salı günü ABD Başkanı Bush, ABD Ankara Büyükelçisi Pearson’dan muharebeye katılmasının Türkiye’ye tarih tarafınca verilen bir vazife bulunduğunu, bu vazife yerine gelmezse ABD’nin büyük bir hayal kırıklığına uğrayacağını özetleyen bir bildiri iletmesini istemişti.
Bush yönetimi 21 Şubat 2003 Çarşamba günü Türkiye’nin Amerikan taleplerine cevap vermesi için bigün süre verirken Türk tarafınca gelen karşılık ise tezkere oylamasının 24 Şubat 2003 geçmişine atılması şeklinde olacaktı.
Bu gerilmiş günlerde karşılıklı demeçler ve manevralar başdöndürücü bir hızla ilerleyedursun 25 Şubat 2003 tarihinde Türk mercileri tarafınca meydana getirilen bir açıklamada Amerikan askerlerinin Türk topraklarında konuşlanıp konuşlanmayacağı mevzusundaki son kararın TBMM tarafınca verileceğini ve bu karara hepimiz tarafınca da saygı duyulması gerektiği belirtiliyordu.
Bu görünüm karşısında Washington cephesinde ise şaşkınlık hakimdi.
28 Şubat 2003 tarihinde meydana getirilen ve 4,5 saat devam eden Millî Güvenlik Kurulu toplantısında da savaşla ilgili bir tavsiye sonucu çıkmamıştı. MGK, sessiz kalmayı tercih etmişti.
1 Mart 2003 geçmişine gelindiğinde hepimiz nefesini tutmuş, Türk parlamentosundan çıkacak karara kilitlenmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne oylanmak suretiyle getirilen Irak Savaşı tezkeresine nazaran ABD askeri -80 bin adet- Irak’a Türkiye sınırından geçerek girecek, limanlarımıza ve bazı havaalanlarımıza ABD askeri konuşlanacaktır…
ABD Türkiye’nin zor bir ülke olduğuna inanmasına karşın sonuçtan emindir… Sadece 1 Mart 2003 zamanı onlara ebediyen unutamayacakları bir şok yaşatır… Tezkere reddedilerek TBMM’den geçmemiştir. Bu tezkereden geriye ise Türkiye ve Ortadoğu geçmişine yüz akı olarak geçecek olan tezkere oylamasının kahramanları kalmıştı. TBMM, o günkü oylamada hakikaten bir demokrasi örneği ortaya koymuştu.
ABD sonuçtan o denli emindir ki cenk gemilerini 19 Şubat 2003 tarihinden beri İskenderun Limanı açıklarında bekletmektedir. Karar geçer geçmez harekat başlayacaktır… Büyük bir düş kırıklığı ve kızgınlık hakimdir Washington’da…
Bu karar Türk hükümetine içeride daha geniş bir meşruiyet sağlarken, dışarıda büyük bir saygınlık getirdi.
Bir de üzerine üstlük İncirlik’in kullanılmasına yönelik Türk tarafının tavırları da oldukça ilginçti. 50 bin ABD uçağının hava sahasından kovularak İncirlik’in kullandırılmaması ABD’yi oldukça kızdırdı. Bir tek hava sahasının açılması ve üslerimizi, limanlarımızı ve bazı havaalanlarımızı kullanamayan ABD bu tablo karşısında Türk hükümetine karşı küplere binmişti. TSK içinde de muharebeye, işgale karşı direniş olunca ABD’nin karşılığı çuval hadisesiyle oldu.
Nitekim ABD’nin Irak işgali ve sonrasında çekilmesiyle ortaya çıkan boşluktan terör örgütleri faydalandılar ve Irak’ta yaşanmaya süregelen iç cenk da bölgedeki yangına benzin oldu.
Sıkıntılı bir coğrafyada ikili ilişkileri geliştirmeye çaba harcamakla meşgul olan iki ülke, terörden ziyadesiyle negatif etkilenme mevzusunda ortak kadere haizdir. Ülkemizin Irak mevzusundaki politikası; kuvvetli zamanı bağlara haiz olduğumuz komşumuz Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, güvenlik ve istikrarının tesisi, iç barışının sağlanması, ülkenin ekonomik refaha ulaşması, bölge açısından güvenlik ve refah üretebilen bir devlet haline gelmesi, komşularıyla ve internasyonal toplumla tekrardan bütünleşebilmesi şeklinde olagelmiştir. Bu amaçla ülkemiz, çeşitli yolları deneyerek bölgenin huzurunu tesis etme adına çaba göstermeye devam etmektedir.
Savaşın, terörün, işgalin aralıksız devam etmekte olduğu, sivil vatandaşların can verdiği ve dolayısıyla ekonominin işlemesinden bahsetmenin zor olduğu bir coğrafya gerçeğine karşın Türkiye ile Irak içinde ekonomik ilişkiler devam etmektedir. Türkiye–Irak ekonomik ilişkilerinin gelişmesinin iki ülkenin de yararına olduğu açıktır. Bu bağlamda ticari ilişkilerin daha da geliştirilmesi için bölgesel sorunlarla ortak savaşım etme kararlılığı gereklidir. Bölgede yaşanmış olan siyasal, etnik ve mezhep çatışmalarının önüne geçebilme adına stratejik ortaklığın önemi büyüktür.
Ekonomik ilişkilerin daha da geliştirilmesine şüphesiz en büyük katkı, son yıllarda iki ülkenin ortak gerçekleştirdiği Kalkınma Yolu Projesi olacaktır. Basra Körfezi hinterlandını Türkiye üstünden Avrupa’ya açacak olan bu proje, güzergah üstünde kurulacak yeni endüstri ve üretim tesislerini de destekleyecek özellikte.
