İstanbul’un uzun ve karmaşık toplumsal, kültürel ve siyasal zamanı edebiyatta da kendini gösteriyor. Şehri yazarların, sanatçıların, anlatıcıların ve şairlerin sığınağı olarak konumlandırmaya adım atmak için oldukça daha gerilere gitmek gerekiyor. Türkiye’nin en büyük şehri, yalnızca büyüklüğü sebebiyle değil, taşımış olduğu katmanlar yüzünden de derinliği kolay kolay kavranamayan bir yer. Bu katmanların bazıları görünür, bazıları ise daha gizlidir.
İstanbul aynı anda her şeydir: eski ve çağdaş, melankolik ve kozmopolit. Kimi zaman birazcık absürt bile olabilir; fakat ben ne bilirim ki? Bunu en iyisi James Baldwin, Ernest Hemingway ya da Agatha Christie’nin eserlerine bırakalım. Şu sebeple İstanbul, edebiyatın altın çağlarında onlar için bir ev, sakin bir sığınak olmuştur.
Elbet yalnızca onlar değil. Şehri değişik açılardan anlatmaya çalışan başka adlar de var. Bettany Hughes’un yazdığı “İstanbul: Üç İsimli Kent”, şehre adım atmadan ilkin okunmaya kıymet bir kent biyografisi. Bu kitabı okuduğumuzda İstanbul’u anlayacağımız için değil, muhteşem iyi yazılmış olduğundan.
Şehrin kültürel ve mimari mirası hakkında daha çok şey öğrenmek isteyenler için Gülru Necipoğlu’nun “The Age of Sinan: Architectural Culture in the Ottoman Empire” adlı eseri, şu demek oluyor ki “Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimari Kültür”, muhteşem bir kaynak. Hatırlatmak gerekir ki Mimar Sinan, 50 yıl süresince Osmanlı İmparatorluğu’nun en mühim yapılarını inşa etmekten ve denetlemekten görevli kişiydi.
İstanbul, hiçbir şeyin tam olarak yerli yerine oturmadığı akışkan bir kent. Bunu meydana getirecek yüzyılları olmamış şeklinde de değil. Kim bilir çekiciliği tam burada yatıyor: İki kıtayı kapsamasında ve yalnızca bazı şehirlerin haiz olabildiği o huzursuz enerjiye haiz olmasında. Şu sebeple dönüşümü de, kimlik arayışı şeklinde, süreklidir.
Paris ve Londra şeklinde şehirler, Avrupa edebiyatının altın çağından söz edilirken gezginlerin hayal dünyasında mühim yer tutmuştur. Sadece İstanbul’un kökleri de minimum onlar kadar derindir; hatta bazı zamanlarda daha da derin. Bunu keşfetmek birazcık vakit alabilir fakat Pera Palace’a ilk adımı attığınızda aydınlanırsınız. Otel, efsanevi Orient Express’in Paris’ten gelip İstanbul’da yolculuğunu tamamladığı ve yolcularının odalarını doldurmuş olduğu dönemlerdeki şeklinde tekrardan hayata dönmüş durumda.
Otelin 115 odası içinde bilhassa biri öne çıkıyor: 411 numaralı oda. Agatha Christie’nin “Doğu Ekspresinde Katliam” romanını burada yazdığına inanılıyor. Otel, yazara bir saygı duruşu olarak bu odayı neredeyse olduğu şeklinde koruyor. Üstelik odanın ziyaret edilmesi için otelde konaklamak gerekmiyor.
Pera Palace, adeta bir karakter şeklinde Ernest Hemingway’in “Kilimanjaro’nun Karları” adlı eserinde de yer ediniyor. Hemingway, 1922’de İstanbul’da Toronto Yıldız muhabiri olarak çalışmıştı. Yazar ek olarak oldukça daha azca görkemli ve oldukça daha ekonomik olan başka bir otelde, Grand Hotel de Londres’ta da kalmıştı. Bu otel de bugün hâlâ hizmet vermeye devam ediyor.
